İçeriğe geç

Kanbanda sprint var mı ?

Bir sabah Kayseri’de başlayan sorgu: Kanbanda sprint var mı?

O sabah Kayseri’de hava griydi. Ne tam soğuk, ne de sıcak… Sanki şehir bile ne hissettiğini bilmiyordu. Ben de öyleydim aslında. Kahvemi almış, masama oturmuşum ama içimde bir yer sürekli aynı soruyu çiğneyip duruyordu: “Ben bu işin neresindeyim?”

Yeni başladığım işte üçüncü haftamdı. Bir yazılım ekibinde çalışıyordum ve her şey bana çok yabancıydı. Toplantılar, tahtalar, kartlar, sürekli hareket eden işler… Bir yandan yetişmeye çalışıyor, bir yandan da anlamaya çalışıyordum.

O gün öğleye doğru küçük bir toplantı oldu. Masanın etrafında oturduk. Herkes kendi işini anlatıyor, kartlar bir sütundan diğerine geçiyordu. Bir anda biri “Kanban akışını bozmadan ilerleyelim” dedi.

Ben o cümleyi duyunca içimden garip bir boşluk hissettim. Çünkü akış diyordu, ama benim içimde her şey dağınıktı.

Tam o sırada kafamda o soru belirdi ve sessizce defterime yazdım:

“Kanbanda sprint var mı?”

O an sorunun ne kadar basit ama bir o kadar da karmaşık olduğunu bilmiyordum.

İlk kafa karışıklığım

Surapeyzaj’ya hoş geldiniz. Bu yazımızda merak ettiğiniz “Kanbanda sprint var mı” konusunu sizin için araştırdık.

Eve döndüğümde Kayseri’nin akşam serinliği yüzüme vuruyordu. Apartmanın merdivenlerini çıkarken zihnim hâlâ ofisteydi. Kanban tahtası gözümün önünden gitmiyordu.

Bir kart “yapılıyor” sütununa geçiyor, bir diğeri “beklemede” kalıyor… Ama hiçbir şey bana net bir başlangıç ya da bitiş gibi gelmiyordu.

O an içimde garip bir huzursuzluk vardı. Çünkü ben düzeni severim. Bir şeyin başı ve sonu olsun isterim. Netlik beni rahatlatır.

Ama Kanban bana şunu diyordu gibi hissettirdi: “Hayat gibi düşün, her şey sürekli akıyor.”

İşte o cümle bile içimi biraz sıkıştırdı.

Çünkü hayatım zaten yeterince akıyordu ve ben bazen nerede duracağımı bilemiyordum.

O gece defterime uzun uzun yazdım:

“Eğer sprint yoksa, ben nerede nefes alacağım?”

Ofiste geçen ikinci hafta: Sprint arayışı

Bir sonraki hafta daha dikkatli olmaya başladım. Her şeyi gözlemliyordum. İnsanlar nasıl çalışıyor, işler nasıl ilerliyor, kim ne zaman ne yapıyor…

Bir ara bir arkadaşım yanımdan geçerken bana eğildi ve “Burada sprint yok, alış buna” dedi.

O cümle beni durdurdu.

Çünkü ben Scrum’dan gelen küçük bir bilgi kırıntısıyla işe başlamıştım ve sprint kelimesi bana güven veriyordu. Başlangıcı ve sonu olan bir şey… Net bir hedef… Bitince “tamam” diyebileceğin bir döngü…

Ama burada öyle değildi.

Burada işler bir nehirdi sanki. Başlıyor ama bitmiyor, sadece yön değiştiriyordu.

O gün öğleden sonra cesaretimi toplayıp sordum:

“Kanbanda sprint var mı?”

Bir an herkes bana baktı. Sonra biri gülümsedi.

“Yok,” dedi. “Ama istersek kendimiz yaratabiliriz.”

İşte o cümle beni en çok sarsan şey oldu.

Boşluk hissi ve kontrol kaybı

O günün devamında içimde tuhaf bir boşluk vardı. Sprint yoksa, ben neye tutunacaktım?

Kayseri’nin sokaklarında yürürken bile kafamda aynı düşünce dönüyordu. İnsanlar işten çıkmış, kimisi markete gidiyor, kimisi otobüs bekliyor… Her şey düzenli görünüyordu ama benim içimde bir düzensizlik vardı.

Kanban bana özgürlük veriyordu ama aynı zamanda kontrolsüzlük hissi de veriyordu.

Scrum’daki sprint fikri bana sanki küçük bir güvenli alan gibi gelmişti. “Şu iki hafta sadece bunu yapacaksın” diyordu. Ve bu bana garip bir huzur veriyordu.

Ama Kanban’da öyle bir sınır yoktu.

Ve ben sınır olmayınca kayboluyordum.

Bir kartın hikâyesi

Tavsiye Ettiğimiz İçerik: Kanban nedir ve nasıl kullanılır ?

Bir gün tahtada bir kartı uzun süre izledim. “Yapılıyor” sütununda kalmıştı. Günler geçti ama ilerlemiyordu.

O kart bana benziyordu.

Ben de sanki bir yerde takılı kalmıştım. Ne tamamen başlamış, ne de bitirmiştim.

Bir ara kendimi o karta yazılmış gibi hissettim.

O an fark ettim ki mesele Kanban’da sprint olup olmaması değildi.

Asıl mesele benim kendimi nasıl tanımladığım.

Eğer bir başlangıç ve bitiş arıyorsam, belki de içimdeki belirsizlikten kaçıyordum.

Ama yine de içimden şu cümle çıkıyordu:

“Keşke küçük bir sprint olsa da nefes alsam.”

İçsel çatışma

Akşamları eve döndüğümde iki düşünce arasında kalıyordum.

Bir tarafım diyordu ki: Kanban daha gerçek, daha akışkan, daha hayat gibi.

Diğer tarafım ise direniyordu: Hayır, bana netlik lazım, bana sınır lazım.

Bu iki ses bazen o kadar yükseliyordu ki başım ağrıyordu.

Bir defasında defterime şunu yazdım:

“Ben akışta boğuluyorum.”

Ama birkaç satır sonra şunu da ekledim:

“Belki de ilk defa gerçek akışı öğreniyorum.”

Küçük bir aydınlanma

Bir sabah ofise erken gittim. Kimse yoktu. Sadece bilgisayarlar ve sessizlik.

Kanban tahtasına baktım.

Kartlar oradaydı. Kimisi ilerlemiş, kimisi beklemede, kimisi yeni gelmiş.

O an fark ettim ki aslında sprint olmaması bir eksiklik değilmiş.

Sadece farklı bir ritimmiş.

Hayatta da böyle değil mi zaten? Her şey paketlenmiş zaman dilimlerinde ilerlemiyor.

Bazı günler hızlı, bazı günler yavaş, bazı günler ise sadece bekleme hali…

Belki de Kanban bunu kabul ediyordu.

Ve ben ilk defa bunu kabul etmeye yaklaştım.

Ama yine de içimde küçük bir soru kalmıştı.

“Kanbanda sprint var mı?”

Cevap basitti: yok.

Ama hissettirdiği şey o kadar basit değildi.

Umutla gelen denge

Zaman geçtikçe şunu fark ettim: İnsan kendi sprint’ini yaratabiliyor.

Kanban’da resmi bir sprint yok ama insan zihni kendi içinde döngüler kuruyor.

Ben de öyle yapmaya başladım.

Kendime küçük hedefler koydum. “Bugün bunu bitireceğim” demeye başladım.

Ve garip bir şekilde içimdeki o kontrol ihtiyacı biraz sakinleşti.

Artık akış beni boğmuyordu.

Ben akışın içinde küçük adacıklar yaratıyordum.

Son his

Şimdi geriye dönüp baktığımda o ilk günkü halimi hatırlıyorum.

Kanban tahtasına bakıp kaybolan, sprint arayan, düzen isteyen o beni…

Ve şunu hissediyorum: o halim de eksik değilmiş.

Sadece öğreniyormuş.

Belki de Kanban’ın en sert ama en dürüst tarafı bu: seni zorla büyütüyor.

Ve evet…

Kanbanda sprint yok.

Ama insanın içinde kendi sprint’ini bulma ihtimali var.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

mecidiyeköy escort
Sitemap
ilbet giriş